Mesajınız gönderildi, yakında sizinle temasa geçilecektir

Bizi Arayın!

Kapat
Başlangıç » Makaleler » Bir Felsefe Gelenek-inin İnşa İmkânı Üzerine

Bir Felsefe Gelenek-inin İnşa İmkânı Üzerine

“… Hiç bilenlerle bilmeyenler müsavi olur mu? Ancak temiz akıllı olanlar anlar.
Zümer 9

Allah güzeldir; güzeli sever.”
Hadis-i Şerif

619 FelsefeGelenekiBilginin imanla, aşkın akılla, güzelin bilgiyle, bilmenin arınmayla bağlarını henüz koparmadığı bir hâlin aranmasıdır gelenek. Bir tevhid anlayışının peşinde koşmak… O yüzden tarihsel ya da coğrafi olanı kapsamakla birlikte, onların da ötesine taşan bir yönü vardır. Aklın, henüz kalbin fonksiyonu olduğu bir yitik ülkeyi aramaktır gelenek kurmaya çalışmak.

Giriş ve bir vâkıa olarak durum tespiti:

Türkiye’de bir felsefe gelenek-i kurulup kurulamayacağı üzerine sorular soran ve sorulara cevaplar arayan bir ilahiyatçı-düşünürün ilham ettiği bir başlık bu. Son yıllarda yazdıklarını önemle okuduğum Recep Alpyağıl’ın yazdığı kitaplar üzerinden, biz de benzer sorular sorarak o soruların cevabını aramak istedik.

Bir felsefe gelenek-inden bahsederken, aslında neden bahsediyoruzdur? Böyle bir gelenek -eğer kurulduysa- ülkemizde ya da dünyada ne tür temeller üzerinden kurulmuş ve yükselmiştir? Felsefeden ya da gelenek-ten bahsederken tam olarak neyi kastediyoruzdur? Bu sorular Recep Alpyağıl’ın, okuduğum dört kitabında da cevaplarını aradığı sorulardı aslında.

Okuduğum ilk kitabı Derrida’dan Caputo’ya Dekonstrüksiyon ve Din, Batı düşüncesi içinden ama o düşüncenin kimi yönelimlerine muhalefet eden Derrida ve Derrida’dan hareketle dekonstrüksiyon ve din meselesi üzerine düşünmüş Caputo’nun fikirlerini irdeleyerek, İslam düşünce geleneği içinde negatif teoloji ve tasavvufa varan bir yol aramaya çalışan özgün bir çalışmaydı. Bu çalışmada Alpyağıl, sonraki yazdıklarında temel argümanlarını ortaya koyacağı gelenek ile gelecek arasındaki köprüleri kurma yönünde ilk adımlarını atıyor görünüyordu. Derrida ile negatif teoloji arasında kurulan ve genellikle Batılı teologların yazdıkları ekseninde genişletilen bağlar, Alpyağıl tarafından tasavvufun kıyılarına ulaştırılıyordu. Peki, tasavvufun ontolojisi, negatif teolojinin içinde değerlendirilebilir mi? negatif teolojinin “yakîn” bilgisine uzak yaklaşımı ile yakîn’in katman katman genişlemesini ontolojisinin de epistemolojisinin de temel izleği yapmış tasavvufun yaklaşımı birbirlerine ilişkilendirilebilir mi? Bu soruya ileriki bölümlerde kısaca cevap vermeye çalışacağız. Ancak Alpyağıl’ın negatif teoloji geleneği ile Derrida arasında kurduğu bağ ve oradan tasavvufa çıkan yolunun özgün bir arayışı ihtiva ettiğini özellikle belirtmeliyiz. Bu arayış, çeşitli biçimlerde ve gitgide genişleyen halkalarla son kitabına kadar süren, bir köprü kurma arayışı olarak oldukça değerli bir çaba olarak değerlendirilmeyi hak ediyor.

Türkiye’de Otantik Felsefe Yapabilmenin İmkânı ve Din Felsefesi çalışması, yazımızda etraflıca değinmeye çalışacağımız bir kitap olarak, Alpyağıl’ın son çalışması olan Türkiye’de Bir Felsefe Gelen-ek-i Kurmaya Çalışmak başlıklı kapsamlı derlemenin temel taşlarını atması açısından önemlidir. Paul Ricour’dan hareketle, neden, nasıl ve niçinini aramaya koyulduğu gelenek ve felsefe meselesini ele aldığı bu kitabı, Derrida’dan sonra, bir başka dalgakıran Batılı düşünürü de, gelenek ışığında ve kimi zaman İslam düşüncesi içinden bir arka plan kurulmaya çalışılarak inceliyordu.

Her iki kitabın da esas amacı Derrida, Caputo ya da Ricour’un analizlerini yapmak değildi aslında. Alpyağıl, Derrida’yı olduğu gibi Ricour’u da “kendimiz” üzerine düşünmenin yöntem ve yollarını aramak için çıkış noktası yapıyor. Derrida’dan Caputo’ya Dekonstrüksiyon ve Din kitabında bir arayış olarak otantik felsefe yapma imkânı, yolunu çoğu zaman İslam tasavvufunun nazariyatında bulunuyordu. Türkiye’de Otantik Felsefe Yapabilmenin İmkânı ve Din Felsefesi çalışması ise, Ricour’un kişiliği ve çalışmaları etrafında Türkiye felsefe ortamındaki eksiklikleri anlamaya ve sorunları çözmeye yönelik bir girişim olarak dikkat çekiyordu. Bu çalışmasında Alpyağıl, arayışını oldukça ciddi bir merhaleye getirerek, bu meselenin kendisi için hayati bir konumda olduğunu ortaya koyuyordu. Mesele hayatiydi, çünkü Alpyağıl’a göre Türkiye’de bir felsefe gelenek-i yoktu ve kurulabileceği yönünde en azından felsefe bölümleri içinde yakın zamana kadar bir emare de görünmüyordu. Çünkü Alpyağıl’a göre, Türkiye felsefe camiası, öncelikle kendi kültürel ve tarihi geleneği ile bağını kopardığı için, bir gelenek arayışı olsa dahi, bu gelenek-in “kökü” genellikle uzakta aranıyordu.

Hiç kuşkusuz özgün felsefe yapabilmek, her şeyden önce özge olan düşünme biçimlerine açıklıkla mümkün olacaktır. Vâkıa, açık olmak yine en yakın daireden başlayacaktır. En yakın halka, filozofun içinde yer aldığı coğrafya ve düşünsel birikimdir”(1)

Alpyağıl’a göre, Türkiye felsefe ortamında, ama özellikle felsefe bölümlerinde en yakın dairelerin tümüyle görmezden gelinmesi, hatta aşağılanması bir yana, en uzak dairelerle ilişki de o coğrafyanın düşünsel birikimi göz önüne alınarak kurulmuyordu. Bu noktada Alpyağıl’ın son derece önemli bir soruna parmak bastığı açıktır. Zira özellikle Tanzimat sonrası gelişmelerin, en azından, dini gelenekle bağları tümüyle koparamasa da oldukça zayıflattığı bir vakıadır. Felsefe denince çoğunlukla Rönesans sonrasındaki Batı düşüncesiyle, o düşüncenin Roma ve “dönebildiği kadarıyla” Yunan düşüncesini ele alış tarzlarının kastedildiği de ayrı bir vakıadır… Dolayısıyla bir taraftan felsefe denen kavramın Batı’daki dönüşümünün yarattığı çatlak, diğer yandan Türkiye’ye özel, çoğunlukla yüksek perdeden aşağılık kompleksinden mülhem intelijensiyanın bakış açısındaki sorunlar, Alpyağıl’ın “gelenek kurmak” olarak tanımlamaya çalıştığı soruyu hayati bir mesele olarak gün yüzüne çıkarıyor.

Evet, “kökü olan” bir düşünme biçimi, “felsefe postacılığı” dışında “otantik” bir yönelim olarak bir gelenek kurulması elzemdir. Felsefe postacılığı, Türkiye’deki felsefe çalışmalarının temel karakteristiğidir. Zira ortada, üzerine basılması ve oradan hareketle kurulması gereken bir temel yoktur. Öyle bir temel aransa dahi, Alpyağıl’ın dediği gibi, bu temel çoğunlukla coğrafi ya da kültürel açıdan en yakın dairelerde değil, oldukça uzak ufuklarda aranır. Felsefe postacılığı olarak değerlendirilebilecek çalışmaların temel karakteristiği, kavramların, alındıkları kişi ya da “gelenek”lerden hazır olarak kullanıma sokulmalarıdır. Bir başka toprakta yeşermiş olan bir çiçeğin, ektiğimiz her yerde aynı güzellikte yeşereceğini sanmaktır bu bir anlamda.

Ülkemizdeki felsefe çalışmalarının, düşünmekten çok aktarmaya dayanması bir “gelenek” sorusunu gündeme getirebilir. Ancak Alpyağıl’ın kitaplarında isabetle tartıştığı gibi, gelenek, dönülecek bir yer, ya da, olduğu gibi geçmişten bugüne taşınacak bir şey değil; daha çok her döndürüldüğünde farklı bir menzile çıkacak bir köktür. Dolayısıyla “en uzak ufukları” aktarmak, bir gelenek kurmak ya da düşünmek değil, tümüyle postacılıktır.

Kavramlar -ya da düşünme ve felsefenin formları başka tür formları- yaşayan şeylerdir. Yaşamaları için üzerinde yetişip büyüdükleri toprağa bağlı köklerin sağlam olması gerekir. Kavramları ya da düşünmenin diğer formlarını bir tür felsefe postacılığı ile alıp, bambaşka bir kültürel, dini, toplumsal ortamda hiçbir müdahale yapmadan yaşatmaya çalışırsanız o kavramın yaşama imkânını azaltmakla kalmaz, o kavramın yaşayabildiği yönünde bilgileri de şüpheye düşürürsünüz.

Peki, kavramlara (ya da diğer düşünme formlarına) nasıl müdahaleler olmalıdır ki, o kavramlar başka yerlerde de yaşayabilsinler? Recep Alpyağıl, önce Derrida ve Caputo’dan hareketle, sonra da Ricour’u anlamaya çalışarak bu “taşıma” işinin nasıl olması gerektiğini gösteriyor. Alpyağıl’ın çalışmalarını, bana kalırsa özellikle felsefe bölümlerinde yapılan çalışmalardan ayıran ve daha değerli kılan şey tam da bu. Elbette ilerleyen bölümlerde göreceğimiz gibi, köprüler kurmaya çalışan bu düşünce biçiminin de çağdaş felsefenin kimi sorunlarını yeniden üretmeye açık olduğunu söyleyebiliriz.

Alpyağıl’ın sözünü ettiğimiz iki kitabıyla birlikte özellikle Wittgenstein’in “…olarak görme” adını verdiği görme biçimiyle tasavvufun ontolojisine dokunmaya çalıştığı metninin de olduğu Fark ve Yorum: Kur’an’ı Anlama Yolunda Felsefi Denemeler başlıklı kitabı, özellikle “gelenek kurma” meselesinin dini gelenek ve vahiy göz önüne alınmadan başarılamayacağını imlemesi açısından özellikle önemlidir. Alpyağıl, bu çalışmasında ve özellikle sözün ettiğimiz makalesinde hermenötik ve din üzerine kapsamlı bir giriş yapmayı amaçlıyor. Ancak bu çalışma sonraki çalışmalarında da görebileceğimiz kimi eksiklikleri de gündeme getiriyor. “… Olarak görme” bir tür öznel bilgi meselesi midir, yoksa nesnel bir yönü var mıdır? Wittgenstein gibi, Alpyağıl da bu soruya kesin bir karşılık vermek yerine, genellikle bunun hermenötik meselesi içinde ele almayı tercih eder. Bu sorun, özellikle “kesin bilgi” meselesinin mümkün olup olmadığı sorusu ve bu soru etrafında kurulacak olan bir felsefe gelenek-inin mahiyeti konusunda da tartışılması gereken bir sorundur. Alpyağıl’un bu meselede aldığı konum, bizim gelenek meselesinde aldığımız tavırdan temel bazı noktalarda ayrılmaktadır. “… Olarak görme” kesin bilgiyi dışlayan bir deneyim midir? Ya da kesin bilgi ancak “inanan özne” dolayımında mı gerçekleşir? Bu kitap, hermenötik bağlamında bu tür esaslı sorularla ilgilenerek, sonraki çalışmalarda sorun edilen gelenek meselesinin tohumlarını atma yönünde Alpyağıl’ın külliyatında gözden kaçırılmaması gereken bir çalışmadır.

Alpyağıl’a, “gelenek” meselesini alırken çıkış noktası olarak neden hep Batılı düşünürlerden hareket ettiği sorulabilir. Zaten kendisi de o soruyu soruyor ve cevabını vermeye çalışıyor: “Nitzsche’yi, Heidegger’i ya da başka bir ismi okuyan bizlerden, niçin ne Derrida, ne Ricour, ne Rorty, ne Vattimo ne de başka biri ortaya çıkamıyor? Bunun anlamı şudur: Bağlantı sürekli uzaklarda kurulduğu müddetçe tekrar ve taklit çalışmalardan öteye geçecek bir durumumuz da yoktur. O zaman soralım, Türkiye’de felsefe kordonunu nereye bağlayalım, ek-leyelim? Bu kordonda, ateiste, deiste, panteiste, pan-enteiste varıncaya kadar bir yığın isme yer olsun da birkaç Osmanlıya yer olmasın mı? Yani, felsefenin göbeğini tek bir yere mi bağlayalım sadece? Bu kesinlikle felsefecinin tutumu olamaz…” (2) Alıntıdan da anlaşıldığı gibi, şimdiye kadar felsefe çalışmaları yapmak isteyen insanların, kordonu bağlayacağı gelenek-e dair şeyler ihmal edildiği, hatta yok sayıldığı için Alpyağıl da mecburen hareket noktasını Derrida’dan, Caputo’dan, Ricour’dan kurma ihtiyacı duyuyor. Ancak son çalışması olan Türkiye’de Bir Felsefe Gelen-ek-i Kurmaya Çalışmak kitabında Alpyağıl, sadece soru sormak ve beklemek değil, bir şeyler yapmanın yöntemlerini uygulamaya geçmiş görünüyor. Bu çalışma, bir gelenek oluşturmak yönünde Tanzimat sonrası “düşünürlerimizin” kimi eserlerinden alıntılardan oluşturulmuş oldukça kapsamlı bir derleme. Kordonun bağlanabileceği bir kök arayışı… Bir nevi antoloji olarak değerlendirilebilecek olan bu eserdeki kişilerin seçimi, bize bir gelenek kurmak için ne kadar yardımcı olabilir? Kitabın önsözünde çoğunu önemsediğimiz sorulara verilen cevaplar, bir gelenek oluşturmakta ne derece önemlidir? Bu yazımızda asıl cevabını aradığımız soru budur.

572 FarkveYorumNedir şu gelenek-ini kurmaya çalıştığımız felsefe?

Bu soru üzerine düşünmeye, Alpyağıl’dan yapacağımız bir alıntıyla başlayabiliriz. “Daha da tuhaf bir biçimde ‘felsefe ya da felsefî olan nedir?’ sorusu da çok çabuk yanıtlanacak bir soru değildir. Şayet tutarlı olunup, Batıda onun seyrine bakılacak olursa, her ne kadar genel adı felsefe olsa da, son derece geniş ve çoğul ve geniş bir türler yelpazesi ile karşı karşıya kalınacaktır. Şu ana kadar yapılan genel hata, felsefenin doğasını, özcü bir biçimde tek bir düşünme biçimine indirgeyerek diğer düşünme biçimlerini bunun dışında bırakmak olmuştur. Oysa çağdaş felsefede analitik ve kıtasal felsefe geleneği biçiminde bölünme bir yana, felsefenin edebiyatla, bilimle, tarihle ve hatta mitosla olan ilişkileri hakkında ifade edilenler çok açıkça özcü tanımlamanın yanılgısına işaret etmektedir.”(3)

Felsefenin ya da çeşitli türlerden düşünme biçimlerinin birbirinden ayrılması süreci, modern ve bugün o süreci “geri döndürmeye” çalıştığı ifade edilen Batı düşüncesi içinde gerçekleştirilen bir süreçtir. Alpyağıl’ın örnek olarak göstermeye çalıştığı bugünkü Batı düşüncesi içinde sözünü ettiği bu eğilimlerin, elbette bir gelenek kurmak açısından önemi büyüktür. Ancak bu eğilimler hakkında konuşurken asıl problemleri gözden kaçırmamaya azami özen göstermeliyiz.

“Felsefe nedir?” ve “gelenek kurmak derken, hangi felsefe ile nasıl bir kök arasında bağ kurulması gerekir?” soruları hayati bir öneme sahiptir. Felsefenin kökenini ister Eski Yunan’a, isterse de ondan eski olan geleneklere bağlayalım, felsefe, modern döneme kadar “hikmet sevgisi” olarak anlaşıldı. “Kavramlar tanımlanmalarına katkıda bulunan kavramsal kişiliklere gereksinim duyarlar. Bilgi-dostluğunun Yunanca kökenine tanıklık ettiği bile söylenen Dost da böylesi bir kişiliktir. Başka uygarlıkların Bilgeleri vardır, ama Yunanlılar daha alçakgönüllü olmakla kalmayan bu ‘dostları’ sunarlar. Bilgenin ölümünü onayan ve onun yerine filozofları, bilgeliğin dostlarını, bilgeliği arayan, ama biçimsel olarak ona sahip olmayanları geçirenler, Yunanlılar olsa gerektir. Ne ki, filozof ile bilge arasında bir merdivenin basamaklarındaki gibi bir fark olmayacaktır yalnızca; Doğu’dan gelmiş yaşlı bilge belki figürler aracılığıyla düşünmektedir, oysaki filozof, Kavram’ı keşfeder, onu düşünür. Çok değişmiştir bilgelik… Yunanlılar, bundan böyle bir başkasıyla değil, ama bir Bütünlük’le, bir Nesnellik’le, bir Töz’le ilişkiye giren dostu, felsefe aracılığıyla bir güç gösterisinden geçirirler. “ (4)

Deleuze’den yapılan bu alıntılar, özellikle Batı felsefesi içindeki, önce parçalanma, sonra da bulutsu bir belirsizlik içinde tekrar bütünleşme çabasının asıl mahiyetini gösterdiği için önemlidir. Zira Alpyağıl’dan alıntıladığımız kısımlarda biraz da umutla bahsedilen günümüz Batı düşüncesinin sorunlarının da, üzerinde biriktirildikleri modern felsefelerin sorunları kadar önemli olduğunu gösterir. Önemlidir, zira bir gelenek kurmaktan bahsedildiğinde, geleneğini “Yunan Bilgeliğine” değil ama rasyonalitesine bağlamış Batı düşüncesinin çeşitli türlerden fraksiyonlarının, ancak form ve biçimler açısından faydalı olabileceğini; ama meselenin aslını kavramak bakımından bize çok az katkı sağlayabileceğini ifade etmek gerekiyor. Formlarla meselesinin hakikatini birbirine karıştırmamaya çalışmak, gelenek kurma meselesi açısından en önemli çıkış noktamız olmalıdır. Felsefeyi “kavram”, sanatı da “duygulanım” aracılığıyla düşünme olarak açıklamaya çalışan Deleuze, yine de geleneğinin “kökenindeki” sorunlardan muzdariptir. Kopukluk, parçalanma, ayrışma ve o ayrışmaların birleştirilmesinin “özcülük karşıtlığı” gibi sunulan nihilizmindedir sorunlar. Gelenek denen şeyi yatay bir zeminde inşa etmeye çalışan modern ya da post-modern Batı düşüncesi içindeki çeşitli türden fraksiyonların her birisi çok temel eksiklikleri paylaşırlar. Miras, reddedildiğinde de, kabul edildiğinde de, o miras üzerine yükselen düşünceyi çeşitli biçimlerde etkiler. Yukarıdaki Deleuze alıntısında olduğu gibi, Batı düşüncesinin, Yunan felsefesinin sadece “post-hikmet” yönünü devralması, o düşünceyi dikey boyutlarından soyup kimi fantastik yönlerini kullanmayı sürdürerek yataya hapsetmiştir. Ve “oluş denizi” içinde sonsuz devinimlerin içinde, sabit bir hakikat arama çabasının dahi özcülükle nitelendirildiği parçalanmış bir miras, Deleuze gibi modern felsefeye eleştiri getirenlerin de mirası olagelmiştir.

Bağları çözen bir gelenek örnek olabilir mi?

Şimdi tekrar “felsefe nedir?” sorumuza dönelim ve bu defa bu soruya bir başka düşünür aracılığıyla cevap bulmaya çalışalım. Bu sorunun cevabı, “akıl” denen şeyin ne olduğuna vereceğimiz cevaplara bağlıdır. Zira yukarıda bahsettiğimiz bölünmeler, parçalanmalar ve günümüz Batı düşüncesinde bu bölünmelere karşı sunulan çözüm reçetelerinin sorunları, akıl meselesindeki ayrımlarla birlikte “hikmet” ile “bilgi” arasındaki bağların çözülmesinden kaynaklanır.

Seyyid Hüseyin Nasr, akıl meselesini ele aldığı bir makalesinde, “akıl”ın, bağlı olduğu/olması gerektiği Akl’dan koparılmasını tarihi bir kopuş olarak değerlendirir. “Bundan dolayı insanı yalnızca ‘akıllı hayvan’ olarak tanımlamaktan çok, Mutlak üzerine merkezlendirilmiş bütüncül bir akıl bağışlanmış ve Mutlak’ı tanımak üzere yaratılmış bir varlık olarak tanımlayabilirsiniz… Bilmek demek, nesnel dünyayı teşkil eden her şeyin kaynağı olan Yüce Cevher’i ve insan bilincinin merkezinde parlayan ve güneş ve ışınları arasında söz konusu olduğu şekilde akılla ilişkili olan Zât-ı İlâhî’yi nihai olarak bilmektir.” (5)

Nasr’a göre Akl’dan koparak, akıldan (intellect) usa (reaason) dönüşen akıl, öncelikle felsefenin ilk boyutu olan hikmeti tahrip etmiştir. Bu mesele, en başından beri cevabını aradığımız, nereye bağlanacağımız sorunudur. Ve bu sorun coğrafya, kültürel havza ve dile bağlı olmakla birlikte, onların hepsinin üstünde yer alır. Diğer her şey gelenek oluşturma meselesinde yatay zemini oluştururken, dikeye açılan yollar inşa edilmedikçe gelenek denen şeyin asıl anlamı ihmal edilmiş olacaktır. Alpyağıl’ın kitaplarında, özellikle dinle ve din felsefesi ile bağ kurması gerektiği ifade edilen felsefe gelenek-i, dini, “bölümler içinde bir bölüm” ya da “fragmanlar içinde bir fragman” olarak ele alması bakımından bizce eksiktir. Eksiktir, çünkü tüm her şeyin üstünde/kökünde yer alanın, kurulması muhtemel bu gelenek içinde büyük oranda Batı’daki düşünürlerin değerlendireceği biçimde “özcülükle” irtibatlandırılma ihtimali vardır. Alpyağıl’ın “gelenek” kavramı ile bizim ele almaya çalışacağımız gelenek arasındaki temel ayrım buradadır. Öncelikle hayati olan mesele, o geleneğin, coğrafi ya da kültürel bağların çoğu zaman oynak zemini üzerinde kurulması değil, “akıl” ve “bilgi”nin hak ettiği yerle ilişkilendirilmesi meselesidir.

Batı düşüncesinin ana akımının Rönesans sonrasında parçalayıcı, bağları çözücü, dikatomiler yaratıcı olduğunu söyleyebiliriz. Bu parçalanmanın karşısında özellikle Romantikler ve sonrasında Nietzsche ile başlayan başkaldırma da, gelenek-in bağlandığı yerin sorunlarıyla irtibatlıydı elbette. Hume’yi övgüyle anan Kant, Hume’nin; Kant’ı yerden yere vuran Nietzsche Kant’ın; Heidegger Nietzsche’nin; Gadamer Heidegger’in vs. sorunlarından bir kısmını teslim alıyordu çünkü. Modern parçalanmacılığın ve “parçalı kesinliğin” karşısına, daha bütüncül görünen ama aslında fluluğun ve agnostizmin birbirine karıştığı bir nihilizmin geçme şansı yüksekti elbette. Günümüz Batı düşüncesinin gelenek-e her geri dönüşü, onu aynı yere çıkarmasa da benzer problemlerin farklı yüzlerde yeniden inşasına zemin hazırlıyor. Önce “akıl” Akl’dan ayrılıyor ve bu kopuş, Aydınlanma’nın “kendi ayakları üzerinde duran ve başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayan” insan modelinin tüm Batı düşüncesine -modern ya da anti-modern- hâkim olduğu bir duruma eviriliyor. Düşünmenin formları önce mikro boyutlara kadar küçültülüyor. Sanat, bilim, felsefe, din… Dinin bile Tanrı’yı kovmaya çalıştığı bu yeni bölünmüşlük içinde her alan kendi bağımsız adacığında hükümranlığını ilan ediyor. Pratik akıl, saf akıldan ayrılıyor ve her ikisinin yargı gücünden bağımsızlaştığı garip bir akıl kakafonisi, bilmenin ve aklın sınırlarını “görmek istediklerinin temsil ettiği rasyonalizmin” sınırlarına çekiyor. Ancak Küllî akla bağlı olduğunda değerli olan akıl, bir mantık aracına indirgeniyor. “Kendinde şey bilinemez” yargıları üzerinden, aklın, Akl ile birlikte tüm gerçek metafizik ile bağları çözülüyor ve üstelik bu çözülme sahte bir metafizik ile birlikte rasyonel teolojiye de zemin hazırlıyor. Sonra metafiziği ortadan kaldırmak için ortaya çıkan düşünürler, ortadan kaldırdıkları metafiziğin ardından öne sürebilecek bir hakikat bile bırakmıyorlar. Ortalığın toz duman olduğu bu ortamda, hakiki metafizik ile birlikte, hakiki teoloji de kayboluyor. Ortadan kaybolan hakiki teolojinin yerini bambaşka bir teoloji alıyor. Son tahlilde teoloji, din felsefesi ve felsefe derken, öncelikle, “çoğulculuk” meselesinden ziyade aklın ve bilginin ilkeleri meselesini ele almak, gelenek kurmak konusundaki asıl meseledir. “Özcülükle” suçlanmak pahasına…

Felsefenin Soru(n)larına gelenekle bakmak

Felsefenin temel sorunları, onu çeşitli türden fraksiyonlara bölen çıkış noktalarını oluşturur aynı zamanda. Gelenek, felsefenin (ve düşüncenin) parçalanmasına karşı bir duruş, bir üst ilke, bir kök arayışı olarak önerilmesi gereken bir şeydir. Felsefe Sözlüğü’nde temel başlıklarıyla verilen sorunlar, bizi ilgilendiren temel argümanları oluşturması açısından da ayrıca önemlidir.

Varlığın bir ya da çokluğu meselesi… Gerçekliğin nesnel ya da öznel olması meselesi… Gerçekliğin sabit bir durağanlık içinde mi, yoksa oluş içinde mi olduğu meselesi… Doğada bulunan nesnelerin yapı taşlarını neyin oluşturduğu meselesi… Gerçekliğin fiziksel ya da tinsel olma meselesi… Bilginin kaynağı meselesi… Kesin bilgiye ulaşılıp ulaşılamayacağı meselesi… Kavramların ve düşüncelerin nesnel gerçeklikleri ile varlık olarak değerleri arasındaki ilişkiler… Ahlâkı oluşturan ölçütlerin ne olduğu meselesi… (6)

Batı düşüncesi, Eski Yunan’ın Rönesans sonrası miras alınan veçhelerinden, bugüne kadar bu temel sorularda çeşitli fraksiyonlara bölünmüştür. Tektanrıcılık, dualizm, çoktanrıcılık, idealizm, materyalizm, nesnelcilik, öznelcilik, nominalizm, idealizm, materyalizm, varoluşçuluk, deneycilik, rasyonalizm, agnostisizm, pozitivizm, mantıkçı pozitivizm, fenomenoloji, determinizm, hazcılık, ahlaksalcılık vs…

İslam düşüncesi içinde felsefenin tanımlarına bakınca, felsefenin, mevcut olan her şeyin bilgisi; ilahi ve insani olan şeylerin bilgisi; ölüme sığınmak ve ölümü sevmek; insanın Tanrı’nın bir “kopyası” olarak Tanrı’ya benzemesi; sanatların sanatı, ilimlerin ilmi; hikmetin tercih edilmesi olarak tanımladığı görünür. (7) Bu tanımlar ekseninden bakınca felsefe, İslam geleneğinde bilgiye bütüncül bir bakış olarak görüldü ve vahiyden ve dolayısıyla Kutsal’dan ayrılmış olarak görünmüyordu. Molla Sadra “felsefe, insanın, gücü yettiği kadar eşyanın esas gerçekliğine dair, var oldukları hâl hakkındaki bilgisi aracılığıyla ve ispata dayanan, zan ve taklit yoluyla elde edilemeyen hüküm aracılığıyla ruhunu mükemmelleştirmesidir.” (8) diyerek felsefenin bu bütüncül vizyonunu ortaya koymuştur. Bu anlayış, ontolojiyi epistemolojiye önceleyen bir bakıştır. Batı düşüncesinde ontolojinin epistemolojiye indirgenmesi ve epistemolojinin öncüllüğü, gelenek kavramını da epistemolojik bir mesele haline dönüştürmüştür.

Derrida’ya göre Batı düşüncesi her zaman şiddet hiyerarşileri olarak kalan, temel kavramsal karşıtlıklar üzerine kuruludur. Beden-zihin, eril-dişil, akıl-duygu, aynılık-farklılık, ben-öteki, söz-yazı. Bu her çiftte, birincinin lehine, ikinciye hakim olmaya dayalı bir işleyiş söz konusudur.” (9)

Derrida’nın tespitini yaptığı bu parçalanma ve güç hiyerarşilerini öncüleyen yapı, Batı düşüncesinin ana karakteristiği olagelmiştir. Yukarıda alıntıladığımız felsefe tavırlarının birer dikatomi olarak birbirleri üzerine kurdukları hegemonya, bu temel karakteristikten kaynaklanır. Gelenek-in nereden kurulması gerektiği sorusu, tam da buradan başlanabilecek bir değerlendirme ile cevaplandırılabilir ancak. Çünkü Batı düşüncesinin parçalara ayıran yapısı, gelenek meselesinde neyin yapılmaması gerektiğini ifade etmelidir.

Ancak yukarıda ifade etmeye çalıştığımız gibi, bu parçalanmanın çeşitli biçimlerde sorunları Derrida gibi eleştirmenlerde de mevcuttur. “Evet, adına dinin dönüşü denen bir fenomenden söz etmek mümkündür. Ancak bu dönüş çok farklı bir dönüştür… Odysseus evine döndüğünde ne evinin, ne de kendisinin aynı olmadığını gördü. Bu da aslında başlanılan bir aslın olmadığını ima eder.” (10) Parçalanmaların ve dikatomilerin güç hiyerarşilerinin hâkim olduğu bir düşünceden “aslında asıl denen bir şey de yok” denen bir nihilizme kaçış, ifrat ile tefrit arasındaki kısır döngüyü ima ediyor. Bu kısır döngünün Deleuze, Derrida, bir yere kadar Rorty gibi post-modern olarak (belki yanlış bir şekilde) adlandırılan felsefecilerin çoğunda görünmesi, Batı düşüncesi içinde çok daha temel sorunları günyüzüne çıkaran mahiyette. Dolayısıyla gelenek kurmak meselesi içinde bu düşünürleri ele alırken de çok dikkatli bir tutum izlemek gerekiyor. Zira belki siyaset felsefesinde “liberal her şey giderlik” olarak değerlendirilebilecek bir tutumun felsefe ve din içinden yeniden üretimini gelenek olarak sunma tehlikesi ile yüz yüze kalabiliriz.

Alpyağıl felsefeye dinin geri dönüşü konusunda Ricour’un tutumundan da örnek verir. “Benim niyetim hermenötik problemin fenomenolojik yönteme aşılanması denebilecek şeyle çağdaş felsefeye açılan patikaları keşfetmektir” (11)  Ricour’un bu alıntıyla kast ettiği, tefsir, tarih ve din fenomenolojisi vs. üzerine refleksiyondan doğan yorum epistemolojisinin, bir anlama ontolojisiyle hayat verilmesi gerekliliğidir. Ricour’un bu açılımları, Alpyağıl tarafından, bir anlama yöntemi geliştirilmesi ve çeşitli türlerden bilgi yöntem ve biçimleri arasındaki gerilimi, düşünme açısından kullanma imkânı açısından değerlendiriliyor. Ricour’un, ontolojiyle hayat vermek olarak gördüğü yeni-felsefeyi gelenek açısından değerli bir tutum olarak görmemiz mümkündür. Ancak ontolojik nefesin, tam olarak nasıl ve nereden verileceği önemlidir. Alpyağıl’ın yorumladığı gibi, Ricour’un, bakış açıları ve yöntemlerin indirgenemez çoğulluğunu vurgulaması ve her birinin kendine özgü sınırlarının olduğunu söylemesi, ontolojik nefesin, o yöntemlerin neresine verileceğini sorunsallaştırır. Ontolojik nefes, eninde sonunda akl ile vahiy ve Akl arasında, varolanlar ile “Mutlak” arasında kopan bağları kurmaya çalışan bir çaba olacaksa şayet, bu nefesin, düşünce hayatımıza bir ferahlık vereceğini söyleyebiliriz.

Felsefenin en temel sorunlarından birisi olan varlığın birliği ve çokluğu meselesi, aklın Akl ile bağlarını koparmasından sonra sorulabilecek bir soru olabilirdi ancak. Üstelik bu sorun bir dikatomi anlayışı kurarak çözülebilecek bir sorun da değildir. Alpyağıl’ın kitaplarında sıkça vurguladığı bir şey vardır. Bu özellikle İslam tasavvufu ile birlikte Uzakdoğu hikmet geleneklerinde sıkça vurgulanan bir tavırdır. “Ya o, ya bu” yerine “hem o hem bu” tavrıdır bunun adı. Ya da dikatomilerin hiyerarşisi içinde “evet” ya da “hayır” cevaplarına indirgenebilecek bir felsefi tavırdan ziyade “evet ve hayır” tavrı önemli olmalıdır. Bu yaklaşım, “her şey gider” türü bir tavır değil, Varlık ve varlık meseleleriyle birlikte oluşun asıl mahiyetini anlamaya açık bir yaklaşımın tavrı olduğunda gelenek kurmak meselesinde önemli olabilir.

İbn Arabî’nin henüz ilk gençlik çağlarındayken İbn Rüşd ile buluştuğu söylenir. İbn Rüşd, o sıralarda ünü ülkeleri aşan büyük bir filozoftur. Ancak İbn Arabî’nin önünde düşüncesinin geldiği yerin onayını bekler. Gözlerinin içine bakar ve kendi geldiği yer konusunda fikrini sorar. “Evet” der İbn Arabî. Büyük bir sevinç kaplar İbn Rüşd’ün içini. Coşmuştur. Kendisinin “felsefe” ile geldiği yerin teyidini bir hakîmden almak istemiş ve onay almıştır. Ancak İbn Arabî bir süre sonra “hayır” der. Bu defa İbn Rüşd’ün içini tarifsiz bir acı kaplamıştır. Hayatı büyük arayışlarla geçmiş ama demek ki geldiği yer “doğru” bir yer değildir. En sonunda İbn Arabi “evet ve hayır” der.

Batı düşüncesi içindeki bölünmelerin, parçalanmaların sorunlarını düzeltecek bir gelenek kurmak yönünde tavrımız “evet ve hayır” tavrı olacaksa şayet, bu, “her şey gider” tarzı bir agnostisizmden kaynaklanmayacaktır. Yani “evet ve hayır” tavırlarında temel ayrımlar da mevcuttur. Derrida’nın ya da Deleuze’nin “evet ve hayır” tavrı ile mesela İbn Arabî’nin, Molla Sadra’nın, Mevlana’nın “evet ve hayır” tavırları arasında keskin farklar vardır. Birinciler, çoğunlukla yatay düzlemde bir oluşu kutsarken, oluşun ardındaki “değişmeyen” şeyi görebilecek bir “göz”e sahip görünmezler. Oluş ile varlık arasındaki savaşımda oluşun bitimsizliğine olan iman, onları “değerlerin değersizleştirdiği” ve “ilkelerin silikleşip yok olduğu” bir iklimin düşünürleri yaparken, İbn Arabî gibi bilgelerin “evet ve hayır” tavrı Asl’ın ilkesinin önemini vurgular. İlke’nin önünde perdeler olduğu sürece bizlere oluşun bir oyunu gibi görünen şeyler, perdeler kalkınca yerini bir sükûnete devreder. Sükûnetin varlığını reddeden bir tavır ile her şeyin üzerindeki Asl ilkesini kabul eden bir “evet ve hayır” tavrının aynı türden bir yaklaşım olamayacağı muhakkaktır.

Alpyağıl, Derrida’dan Caputo’ya Dekonstrüksiyon ve Din başlıklı çalışmasında Derrida’nın benzer türden açılımlarını İslam tasavvufu geleneği ile ilişkilendirirken, İbn Arabî ve nazari tasavvuf geleneğini “negatif teoloji” olarak adlandırmakta bu yüzden hatalıdır. Zira negatif teolojinin, “mutlak anlamda” bilinebilirliğine şüpheyle yaklaştığı bir Tanrı görüşüne karşılık, “Mutlak”ın “akıl” tarafından bilinebilirliğini iddia eden bir pozitif teoloji geleneği de vardır. Ancak bu pozitif teoloji geleneği Batı’da indirgenmeye çalışıldığı türden bir “rasyonel teoloji” değildir. İbn Arabî’nin de Mevlana’nın da negatif teoloji geleneğinden çok pozitif teoloji geleneği içinde yer alması gerekir. Ancak akıl ile Akl’ı birbirinden koparmış, aklı rasyonel süreçlerin bir mantık eylemine döndürmüş bir düşüncenin, bilmenin kutsal yönlerini koparıp, Seyyid Hüseyin Nasr’ın dediği gibi bilginin desakralizasyonu sürecini başlatması, gelinen noktanın “eleştirisinin” de benzer bir sorundan muzdarip olması sonucunu doğurması beklenebilir. Derrida ile İbn Arabî arasında kurulmaya çalışılan bu bağlantı doğru ama eksik bir bağlantıdır. Eksikliği Derrida’nın fazlalığından değil, onun yatay düzlemde hareket eden ama dikeye açılmayı beceremeyen “aklının” eksikliklerinden kaynaklanır. Bu eksiklik, elbette ki sadece Derrida’ya ait bir eksiklik değil, gelenek-in ne olduğunu bilmeyen tüm düşünürlere ait bir problem olarak anlaşılmalıdır.

Hz. Ali’ye atfedilen bir menkıbede Hz. Ali’nin “yemin ederim ki ben ‘görmediğim’ bir Allah’a ibadet etmem!” dediği söylenir. Bu “görmek”, negatif teolojinin değil, pozitif teolojinin Akl tarafından aydınlatılan akleden kalbin “bilebilmesi” ile ilgilidir.  “Kendinde şey”i ve dolayısıyla Mutlak’ı bilmenin imkânsız olduğunu söyleyen Kantçı geleneğin mirası, Yeni-Kantçılarda olduğu kadar, Kant karşıtlarında da benzer biçimde devam ediyor demek ki…

Ayrışmaların çöplüğünde tevhîdî bir gelenek kurulabilir mi?

Modern Batı düşüncesinin parçalanmayı kutsadığını ve ayrışmalar sonucunda birçok bilgi alanının birbiriyle ilişkisiz adacıklar olarak kendi hükümranlığını oluşturduklarını söylemek abartılı olmasa gerektir. Modern düşüncenin eleştirisini oluşturan ve bir kısmını yukarıda andığımız düşünürlerin problemleri, eleştirisini yaptıkları gelenekten, kimi problemleri çeşitli şekillerde devşirmeleridir. Rasyonalizmin, pozitivizmin, duyumculuğun çeşitli türlerden, temeli sakat kesinlik iddialarına karşılık, bu felsefeleri eleştirenlerin kesinliği tümden reddeden bir nihilizme çıkma sebepleri bu yüzden tartışılmalıdır. Ne oluyor da ifrat ile tefrit arasında sürüklenen felsefe bir türlü hakikate yönelik bir şeyler söyleyemiyor. Alpyağıl, bu döngünün felsefe eyleminin bizzat kendisi olduğunu söylüyor. Ancak biz bu kanaatte değiliz. Zira aklın, Akl ile bağını koparttığı bir felsefeyi anti-felsefe olarak adlandırmak daha doğru bir tavır olabilir. Ve gelenek-in eklemlendiği yerin bu yeni konum alışa göre belirlenmesi daha doğru olabilir.

Tüm diyalektik düşünce sürecinin ondokuzuncu yüzyıldaki gelişimini karakterize eden şeyse, birçok geleneksel felsefedeki değişimin tersine, onun oluşum ya da süreçle ilgilenmesi değildir; gerçekliği geçici sürece, varlığı oluşa, mantığın değişmez kategorilerini (metafizikten söz etmeksizin) sürekli değişen düşünce süreçlerine indirgemesidir. Modern Batı düşüncesinin ana çizgilerinde bulunan felsefe ekollerindeki bu süreklilik duygusu kaybı, Comte’un kaba pozitivizminin yanı sıra, yalnızca bilginin desakralizasyonuna değil, çağdaş olması gerekmese de modern diye bilinen insanı karakterize eden kutsallık duygusunun kaybına işaret eder. Bütün bunların arasından ister Hegelciliğe karşı çıkan irrasyonel felsefe formunda olsun ve isterse de pozitivizmin birçok sonraki formu ya da analitik felsefe formunda olsun, dini ve kutsallık arayışını mantıklı oluştan ve mantıktan tümüyle ayırarak ya da dili de, dille kuşkusuz ilgili olan düşünce süreçlerini de insanın bilgiyle ilgisi olduğu günlerden derinlerde gizli kalmış olabilecek herhangi bir metafizik anlamdan yoksun bırakarak bilginin kutsal mahiyetinin tamamıyla yok edilmesi programının son safhası uygulanır. Sonuç, geleneksel bakış açısından yalnızca korkunç denebilecek olan ve Alman bilgin H. Türck’ün ‘misophy’ (hikmeti sevmek yerine, ondan nefret eden) diye isimlendirdiği ve diğerlerinin de ‘anti-felsefe’ diye mütalaa ettiği felsefelerin meydana getirilmiş olmasıdır.” (12) Bu uzun alıntıyı, Alpyağıl ile bizim gelenek kurmak yaklaşımlarımız arasında ince çizgiyi açıkladığı için verdik. Batı’nın son yüzyıldaki düşünce gelişiminin elbette bize vereceği, örnek olacağı çok şey vardır, olmalıdır da. Ancak gelenek kurmak, her şeyden önce neden bir gelenek oluşturulamadığı sorusuna verilebilecek sahih cevaplarımızın olup olmadığı ile ilgilidir. Kabaca “felsefi çokluk” olarak adlandırılabilecek bir “evet ve hayır” tavrının, iyi ya da kötü miras olarak kullandığı modern felsefe geleneği içinde olduğu gibi temel noktalarda ciddi eksikliklerinin olduğunu belirtmek, gelenek-in halatının tam olarak nereye atılacağı konusunda da bize öncü olabilecektir. Son yüzyıldaki çeşitli türlerden modern felsefe eleştirisi felsefeler, parçalılıkta ve anti-felsefe olmaklık konusunda modern felsefenin mirasını çekinmeden devralırlar.

Seyyid Hüseyin Nasr, Bilgi ve Kutsal başlıklı çalışmasında yer alan, Batı düşüncesindeki bilgi ve bilginin desakralizasyonu meselesini ele aldığı makalesinde, Descartes’in, bilginin, hem mikrokozmik hem de makrokozmik yanıyla Küllî akıldan koparılmış bir ferdi akıl fonksiyonuna indirgenmesinin, modern felsefenin ilk büyük kopuşunu yaşattığından bahseder. Cogito kavramında düşünen öznenin ferdi bilinci olarak öne sürülmesinin, bu ferdi bilincin hem epistemoloji hem de ontolojinin temeli olarak kutsanmasına yol açtığını ifade eder. Yakîn kaynağı Küllî akıl değil öznel bilinç olmuştur artık. Ve bu, Batı felsefesinde temel ilginin ontolojiden epistemolojiye kayması anlamına gelir. “Kişisel ben” hakikatin de, tüm bilgilerin de yegâne kaynağı olur böylece. Descartes’den sonra gelen Batılı felsefecilerin, günümüz felsefesi içinde yer alan çoğu dâhil olmak üzere, bilginin kutsaldan arındırılmış bir formuyla iş gördükleri söylenebilir. Zira kartezyen kopma, aklı Akl’dan koparmakla kalmaz, doğanın, insanın ve bilginin kutsal mahiyetlerini de yok eder. Mutlak Hakikat’in gizlendiği, ortadan kaybolduğu bir süreçtir bu. Tanrı’nın öldürülmesi bu sürecin bir sonucudur. Ancak Tanrı’nın öldürülmesini haykırarak duyuran düşünürler de, kaybolan, öldürülenin yerine “oluş” denen uçuculuğu geçirerek epistemolojiden oynak bir yalancı-ontolojiye geçiş işlemini başlatmışlardır. Bu gelişmeler Nasr’a göre varlığın hakikati ve Mutlak hakkında “kesin” bilgi elde etme imkânının yok olması sonucunu doğurmuştur.

Kutsallık kaybı, bilginin lâikleştirilmesi, aklın Akl’dan kopup indirgenmesi ve parçalanma, “din içinden” bu felsefelere getirilen eleştirilerin de aynı sorunlardan muzdarip olmasını getirdi. Mantığa indirgenmiş akla itiraz edeyim derken, mantığın kutsal karakterini ihmal eden türlü şekillerdeki gizemciliklere sapılması; aşkın ve hikmetin, bilgi ve akıldan koparılması; iman ile bilgi, aşk ile bilgi arasındaki bağların yok edilmesi… Kutsalın akıldışına irca edilmesi, hikmet ile bilgi ve akıl arasındaki bağların çözülmesi anlamına gelir. Mutlak’ın bilgisine erişmenin yollarından birisi olarak her halükarda Akl tarafından aydınlatılan akılla da ilişkisi olan aşk, duygulanımın düzeyinde akıldışına taşındı.  Mantık, rasyonalistlerin tekelinde kutsal karakterini yitirirken, Nasr’ın dediği gibi seküler mantık “akılsız olmanın en akıllı yolu olarak” öne çıktı. Ontolojinin başat olduğu ve hikmetten bağımsız olamayacak felsefe/düşünce geleneği, epistemolojinin kelime oyunlarına indirgendi. Rasyonel teolojiye indirgenmiş pozitif teolojinin karşısında Uzakdoğu ve İslam tasavvufu geleneklerinin yanlış yorumlarından kaynaklanan ve genellikle bir tür nihilizm/boşlukçuluk olarak yorumlanabilecek negatif teoloji getirildi. Bütün bu düşünceler ifratın karşısına tefrit olarak kurulmakta gecikmediler. Tevhid geleneği olan/olması gereken dini düşünce içinden getirilen felsefe biçimleri/eleştirileri, benzer bir parçalanmayı görünür kılıyordu.

Gelenek-in bağı nereden kurulmalı?

Gelenek kurmak, Alpyağıl’ın dediği gibi, felsefenin kökünü bir yere bağlamaktır. “Akıl” kelimesinin anlamının “bağlamak” olduğu geleneğimizde, bu bağlama bir ontolojik kök anlamında değerlendirilir çoğunlukla. Eğer akıl ait olduğu Akl’a bağlanmazsa bağlanacak başka tutamaklar bulmakta gecikmez. Akıl, Akl’a bağlandığı zaman güneş ve ışınlarındaki gibi kutsal bir karaktere bürünür. Bu akıl, Mutlak’ın bilgisinin kendisine açık olduğu akıldır. Aşktan, zevki hikmetten, imandan ve vahiyden bağımsız bir akıl değil, bunların hepsiyle iç içe geçip, bir tevhid anlayışı ile birleşmiş bir akıldır. Bugün felsefe ile iman arasında kurulan dikatomi, aklın bağlarını çözen yeni mantıkçı akıl düşüncesiyle ilgilidir. Alpyağıl, Ricour incelemelerinde, iman ile bilgi arasındaki ilişkiyi, Ricour’un felsefeciyi “iman ile ateizm arasında kalmış birisi” (13)  olarak tanımladığını belirterek kurmaya çalışır. Alpyağıl’ın yazdıklarından anladığımız kadarıyla, o, dini geleneğin felsefe içinde ihmal edilmesinden oldukça rahatsızdır. Ama iman ile felsefe arasındaki bağın kurulması meselesinde, felsefecinin iman ile ateizm merkezi arasında, onu herhangi bir yeni merkeze dönüştürmeksizin salınıp durduğunu söyleyen Ricour’a katılır görünür. Burada da bir bakış açısı farkından söz etmemiz gerekir. Ricour’un iman ile ateizm arasında salınıp duran felsefecisi ile hikmet ve bilginin üst katmanlarına yolculuk yaparken, bulunduğu konumun ontolojik tevazuuna sahip olan ve bu yüzden alacağı çok yolun olduğuna inanan “imanlı düşünür” arasında farkı vurgulamak gerekir. “İmanlı düşünür”ün, tevazuundan dolayı ve ontolojik olarak yerinin dikeyde yükselme aşamasında farkında olduğu için, hikmetin katmanlarının bilgisine yönelik “kesinlikten” kuşku duymasıyla, Ricour’un felsefecisinin imandan kuşku duyarak ateizm ile arasındaki boşlukta salınması aynı şey değildir. Birisininki “eksikliğinin” farkında olmak iken, diğerininkinde zeminin oynak olması sözkonusudur. Dolayısıyla öncelikle gelenek, iman ile bilgiyi ayıran bir noktadan hareketle değil, her ikisinin birbirinin içine geçecek şekilde ilişkili olduğunu bilmekle kurulabilecektir. Gerçi Ricour’un kuşkusu imanı dışlamayan, hatta onunla bir döngü içinde olan bir kuşkudur Alpyağıl’ın belirttiği gibi. “… Anlamak için inanmak, inanmak için anlamak: İşte bu inancın ilkesi. İnanmanın ve anlamanın ‘yorumbilgisel döngüsü’nü oluşturan ilke” (14) Ricour’un bu sözleri bizim felsefe gelenek-i anlayışımızda ontolojik tevazua denk gelen bir kuşku ve iman anlayışına açılabilme potansiyeliyle özellikle anlamlıdır.

Gelenek konusunda ön düşünmelerimizi kısaca aktardıktan sonra Alpyağıl’ın gelenek üzerine yazdıklarını biraz daha derinlikli tartışmaya geçebiliriz. Türkiye’de Otantik Felsefe Yapabilmenin İmkânı ve Din Felsefesi çalışmasındaki makalelerden birisinde Alpyağıl, otantiklik olarak tanımladığı gelenek meselesinin kökenle alakalı olduğunu belirtir. “Buna göre otantik olan, belli bir kökü olana denebilir. Onun değerle, değişimle bir alakası vardır; bu anlamda otantik olan, sahih olan, geçerli olandır. Tersiyle söylersek, otantik olmayan bir başka şeyin kopyası olan, sahte olan anlamlarını içerir.” (15)

Yazımızın başından beri, kök meselesinin hayati önemde olduğunu, ama o kökün asıl olarak ne anlama geldiğini tartışmaya çalıştık. Alpyağıl, sözünü ettiğimiz makalesinde, Heidegger’den alıntıyla otantiklik meselesini açılımlamaya çalışır. Heidegger’e göre “otantiklik, zaten varolan ve kendisine dönülen bir yer değil, kapalılığı-açma kararlılığı yoluyla başkaları ile keşfedebileceğimiz bir kendiliktir… Heidegger dilinde otantiklik bir şekilde fanilik tasavvuru ile ve giderek ölümle ilintilidir. Sınırla ilgili olan bu kavram otantikliği anlamada son derece önemlidir. Zira kendilik denilen şeyin başkalarının sınırıyla olan alakası hatırlanmaya değerdir. Kendi sınırını bilen, sınırlılığını bilen zorunlu olarak başkayı da düşünecektir. Haddi zatında başkanın olmadığı yerde kendi de yoktur… Buna göre, otantiklik olma nosyonu bizden, esasen içe bakış, kendi üzerine düşünme veya tefekkürle başarılacak bir görev olan içimizdeki gerçek benle temasa geçmemizi ister. Ancak ve ancak içtenlikle kendi keşfimizi yapar ve hakiki benbilgisine ulaşırsak otantik varoluş yeterliliğimizin farkına varmaya başlarız. İkincisi, bu ideal özde ne isek, gerçekte öyle olmamızı ister.” (16) Heidegger’in otantiklik konusundaki düşüncelerine bir ekleme yapar Alpyağıl ve otantikliğin tamamlanmış, elde edilebilir bir öz olarak, orada bir yerde bulunan bir şey olmadığını söyler. Ve sorunların ana kaynağının durumu böyle düşünmek olduğunu iddia eder.

Alıntı yaptığımız bölümdeki otantiklik tanımı, bir “kendilik” keşfi olarak insanın “kendi” ile Mutlak arasındaki ilişkiyi keşfetme deneyimi olarak alınırsa şayet, bizim gelenek kurmak meselemiz için bir çıkış noktası olabilir. Zira Descartes’den bu yana modern ve post-modern felsefedeki problemlerinin ana sebeplerinden birisi, “kendilik” kavramının Descartes’in cogito ile açıkladığı düzlemin dışına (en azından dikey dışına) çok fazla taşamıyor olmasıydı. Kendilik dikey düzlemde aranması gereken bir otantiklikti. Tarihi ya da coğrafi düzlemin de üzerinde, insanın kadîm bağları ile açıklanabilecek bir otantiklik… Ancak, bana kalırsa Alpyağıl’ın yaptığı ek-leme, bizimle Alpyağıl arasındaki ince çizgiyi belirginleştirmektedir. Sanırım özellikle çağdaş Batı felsefesinin bir arızası olarak (ve çoğunlukla bir indirgeme olarak kullanılan) “özcülük”, uzak durulması gereken bir tutum olarak görüldüğü için, Hakikat ya da kendilik bilgisi, ya da otantiklik, adına ne dersek diyelim, havada uçuşan ve asla elde edilemeyecek olan (Kant’ın ‘aklın tarihine’ kötü bir şakası mı?) bir şey haline dönüştürülüyor. Evet, Alpyağıl’ın dediği gibi tarih ve coğrafya açısından bakılırsa otantiklik kendisine “dönülecek”  ve “orada olan bir şey” değildir. Ama gelenek kurmak olarak değerlendirebileceğimiz kök arayışı orada olan bir şeyden çok, “oraya olan bağı” inşa etmek demektir. Ve bu, tarih ve coğrafyadan çok başka bir şeydir. Tarih ve coğrafya ve onların şekillendirdiği kültürel fauna, bu konunun daha alt katmanlarda kalan bir boyutudur sadece. Heidegger’in sözünü ettiği hakiki benbilgisi, Varlık ile Batı düşüncesi içinde kurulamayan bağın kurulması olarak değerlendirildiğinde anlamlıdır. Yoksa oluşun sarhoşluğu içinde salınıp duran ve duracak bir yer bulamayan insanın,  tarihe coğrafyaya ve oradan gelebilecek tüm mirasa aynı değeri vererek yönelmesi değildir. Evet, otantiklik “orada bir yerde hemen bulunabilecek bir şey” olmayabilir; ama orada bir yerde vardır bu. Arayıp bulunabilecek bir şeydir. Aklın da, aşkın da, hikmetin de yönelimi, ancak Küllî akla taşar da her şeyi bir Mutlak bilgisi olarak “birlerse” değerlidir.

Alpyağıl’ın sözünü ettiğimiz makalesinde alıntıladığı Zeynep Direk’in metni de benzer biçimlerde sorunludur. “Din felsefe gerilimi Batı’da aşılmışsa eğer, bu felsefi düşüncenin laikleşmiş olmasıyla değil, dinsel motiflerin felsefi düşünce içinde serbestçe yeniden üretilmeleriyle mümkün olmuş bir şeydir. Batı felsefesinin Hıristiyanlığın İsa’sının, Yahudiliğin Yasa’sını yorumlayışı bitip tükenmek bilmeyen bir kaynak olmaya devam etmektedir hala. Çağdaş Batı felsefesi ile ilgilenip bunu görmezden gelmek mümkün değildir” (17) Sorun dinin ya da teolojinin, felsefenin içinde serbest dolaşıma sokulması sorunu olarak ele alındığında, “gelenek kurmak” meselesini, sadece Türkiye’ye has bir sorun olarak ele almak son derece kolaylaşır. Hâlbuki durum hiç de öyle değildir. İster hermenötik içindeki yorum çabaları olsun, isterse de bizim, temellerindeki çatlaklardan dolayı “anti-felsefe” olarak tanımlamayı tercih ettiğimiz çeşitli türlerden felsefeler içinde olsun, dinin ve teolojinin felsefe içine bir şekilde girdiği doğrudur. Ama girdiği yer, bu felsefelerin en temel sorunlarını yeniden üretmek dışında çok ciddi anlamlar yüklenebilecek bir kapı değildir. Din-felsefe geriliminin Batı’da aşılmış olduğu iddiası da oldukça sorunlu bir iddiadır. Zira modern felsefelerin, dini ve teolojiyi, kendi kıta sahanlıklarında dönüştürdükten sonra, dönüştürülmüş haliyle tekrar içerilerine almaları, bu gerilimin aşıldığını gösterir belki. Ama mevcut düşünsel iklimin lehine bir dönüşümdür bu. Bir renk, ancak mitoloji ya da sanat kadar değeri olabilecek otantik bir süs, “yabancılaşma” yaratarak bir tür göz boyamaya yol açacak olan şiirsel bir malzeme… “Kanaatimizce sahici bir felsefenin yolu bir şekilde –ki bunun şekline felsefecinin kendisi karar verecektir- dinden geçecektir. Bu durumu din felsefesinin en iyi surette kavramsallaştırma yeteneğine sahip olduğu kanısındayız. Şu ana kadar vurgularımız bir başka yanlış anlamaya sebebiyet vermemelidir. Hiçbir anlamda dini dikkate almayan bir felsefe ile, tamamıyla onun üzerine kurulu olan felsefe de benzer bir hatayla malul görünmektedir. Hatta denebilir ki, Türkiye’de düşünsel ve dinsel sorunlardaki tıkanmanın da bu türden indirgemeci tutumlardan kaynaklanmaktadır.” (18)

Maalesef yukarıdaki alıntı, “parçalanmanın” sadece felsefi bir sorun değil, dini, teolojik bir sorun olduğunu da gösterir mahiyette. Dini olan ile felsefi olanın birbirinden ayrıl(a)madığı bir gelenekten, dini olanla felsefi olana net çizgiler koyabildiğimiz bir felsefeye, bugün din ile felsefenin gerilimini çözdüğünü düşündüğümüz bir geleneğin yollarını takip ederek geldiğimiz çok açıktır. Hâlbuki gelenek, Nasr’ın dediği gibi “kutsalla bağını koparmış ve anlamını yitirmiş çağımız insanının çöküşünün ağıtına, beşeri varoluşunun Evvel’i ve Âhir’i olan Kutsal’ın bir cevabı değil midir?” (19) Kuşatıcı bir bakışla hem Batılı hem de Doğulu düşünürleri anlam potamıza katıp değerlendirmeye evet, ama “kendilik” bakışımızı mutlaka hâkim tutarak… Yoksa yollar arasında bir tür trafik polisliği yapmak, bizi gelenek kurmak meselesinde yaya bırakır.  Sadreddin Şirazi’nin insanlık tarihinin başından beri var olduğunu söylediği hâlidî hikmet ile gerçek ilmi özdeşleştirmesi bize gelenek hakkında çok şeyler söyleyebilir. Zira Kur’an’ı Kerîm’in de kadîm bir hakikat anlayışıyla vahyin evrenselliğini öne sürdüğü bir vakıadır. Bizim, kadîm olan ve aklın asıl görevinin onu bulmak olduğu Hakikat anlayışımız yerine, sürekli uçuculuktan malul olan bir anlayışı getirmemiz gelenek kurmak meselesinde bir fayda sağlar mı? “Eğer gelenek etimolojik ve kavramsal olarak nakletmeyle ilgiliyse, karşılık olarak religion (din) kökü itibariyle ‘bağlayıcı’ olmaya işaret eder… İnsanı Allah’a bağlar” (20)

Bizim, Alpyağıl’ın anlayışından temel ayrılıklarımız, gelenek kavramı noktasındaki ayrılıkların önemsenmesini gerektirir. Hakikat, Deleuze ve Derrida gibi düşünürlerin söylemeye çalıştığı gibi, uçuculuğun kutsandığı bir oluş okyanusu içinde yok olmuş ve bizim asla bulamayacağımız bir şey değildir. Bunun böyle olduğunu söylemek vahyin varlığını inkâr etmekle eş anlamlıdır. Değişmez ve Ezelî bir Hakikat Kutsal’dır ve Nasr’ın söylediği gibi, bu Hakikatin oluş akışındaki ve zaman matrisindeki tezahürleri de kutsaldır. Böylece kutsal bir tabiat ve bilgi anlayışı ortaya çıkabilir ancak. Ve insandaki kutsallık duygusu Değişmez ve Ezeli olan kutsala yönelik duygudan başka bir şey değildir. “Bu tür bir Kutsal, Geleneğin kaynağıdır ve geleneksel olan kutsal olandan ayrılamaz” (21)

Seyyid Hüseyin Nasr’ın yukarıdaki cümlesi ile Alpyağıl’ın “bütünüyle dinden hareket eden felsefe olamaz” anlamına gelebilecek sözleri arasındaki tezat, bizim gelenek anlayışımızın asıl yönelimini belirten bir şeydir. Zira Kutsal’ı, kurulması gereken bir gelenek-in kaynağına almayan hiçbir düşüncenin sahih bir hakikat arayışı imkânına haiz olabileceğini düşünmüyoruz. Daha önce “dinin” elinden hunharca alınan felsefe yapma yetisinin, yeni “hoşgörülü” felsefeler tarafından bir lütuf gibi ve “ancak bizim çizgimizde durur ve oluş içinde sürüklenmeyi kabul edersen bu daire içinde kalabilirsin” tarzıyla geri sunulması, bizlerde büyük bir coşku yaratmış görünüyor. Hâlbuki olan, modern parçalanmaların çok daha trajik boyutlarda tekrarından ibarettir.

Hastalığı yaratan sebepleri düzgün etüt etmez ve gelenek sorununu Türkiye’ye has bir sorun olarak ele alırsak gelenek kurmak adına çok başarılı olamayacağımız aşikârdır. Modern ve onun “ölçüsüz” bir yeniden üretimi olan günümüz felsefelerinin “öncüllerine” yönelik kapsamlı bir eleştiri yapmadan kuracağımız gelenek basit bir tekrardan ibaret kalacaktır.

Tevhid olarak gelenek:

Alpyağıl’ın okumuş bulunduğum eserlerinin hemen tümünde vurguladığı bir şeyi önemsiyorum. Yazar, felsefe-edebiyat, felsefe-din arasında Batı’da görünmeye başlayan ilişkiselliğin bizlere düşünme açısından yeni bakış açıları kazandırması gerektiğini söyler. Bu, gelenek ile tevhidin ilişkisini önemseyen bir anlayış için gerçekten önemli bir çıkış noktasıdır. Ancak bu konuda da yapılabilecek kimi eleştiriler mevcuttur. Öncelikle disiplinlerarasılık bir akademik tutum olarak modern uzmanlaşmaya ve parçalanmaya bir alternatif olarak sunuluyor. Elbette bu bir yere kadar doğru. Ama burada da ortak zemin yokluğu en önemli problem olarak dikkat çekiyor. Disiplinlerarasılık Batı düşüncesinin uzmanlaşma ve parçalanmaya bir çözümü olabilir, ancak gelenek ve düşünce meselesi bir “disiplinlerarasılık” anlayışı değil “disiplinlerüstülük” anlayışı üzerine kurulabilir. Ve “üstte” olanın, “kökende” olanın ne olması gerektiği tartışması yazımızın ana teması olmuştur.

Nasr’a göre, kadim geleneklerde ve elbet İslam geleneğinde bilginin elde edilmesi açısından üç tür anlayıştan söz edilebilir: Felsefe, teoloji ve marifet… Gelenek-in geçmiş ile gelecek arasında “an”da kurulacak olan bir köprü olduğunu düşünürsek, bu üç alanın da kendi içlerinde bölümlendirilebileceği söylenebilir. Ancak bölünme değil birleşmeyi, parçalanma değil tevhidi önemseyen, akl ile Akl’ın bağlarının henüz koparılmamış olduğu ve bilgi ile kutsalın bağlarının ikame edilmiş olduğu bütün geleneklerde olduğu gibi, bu bilme yöntemleri arasında kesin ayrımlar asla olmamıştır. İbn Rüşd gibi, Batı’da, lâik Müslüman filozof olarak görünen birisinin dahi Kurtuba’da çok bilinen bir dini otorite olduğu ve kadılık yaptığını ifade edersek asıl söylemek istediğimiz anlaşılabilir. Benzer şeyler İbn Sina, Farabi vs. için de geçerlidir. Molla Sadra’nın defalarca hacca gittiği, önde gelen bir din âlimi olduğu kadar önemli bir felsefeci olması… İbn Arabî’nin tasavvufun ontolojisine yönelik yazdıkları yanında, Kur’an’ın tefsiri denebilecek hacimli külliyatı ve ibadetlerini asla ihmal etmeyen bir dindar olması… Bilgelik kadim gelenekte en hafif tabiriyle bile bir tevhidi bilgi anlayışı ve kutsal bir zeminden hareket etmeyi gerektiriyordu.

Sonuç:

Geçmiş ve gelecek arasında kurulması gereken bir köprü olarak gelenek, bugün düşünmenin tüm biçimlerini Kutsal’ın zemininde yeniden birleştirmek zorundadır. Alpyağıl’ın, Türkiye’de Bir Felsefe Gelen-ek-i Kurmaya Çalışmak çalışmasında vurguladığı gibi, gelenek kurmak, düşünmenin bizim coğrafya, tarih ve kültürümüzdeki düşünme yollarını yeniden ele almakla mümkündür. Şairlerin hakîm, filozof ve din âlimi olduğu bir gelenektir bu. Şiirle, hikmetin peşinde koşabilen, aşkla yoğrulmuş, sanat eserlerinin hepsinin aktığı bir menzili olan bir gelenektir aradığımız. Dolayısıyla bugün, sanatın her alanı, sinema, edebiyat, şiir ve müzik bile felsefe yapmanın/düşünmenin yollarını yeniden aşındırmak için gelenek ekseninde önemle ele alınmalıdır.

Alpyağıl’ın çalışmalarında eleştiriye açık en önemli nokta, gelenek-i bir epistemoloji sorunu olarak görüp, tarihsel ve coğrafi bir düzleme indirgemesidir. Elbette Alpyağıl diğer boyutları ihmal etmediğini birçok yerde ifade etmektedir. Ancak yine de zemin üzerine düşünmenin Kutsal’dan bağımsız kurulamayacağını vurgulamak diğer tüm vurgulardan daha önemlidir. Zira İslam düşünce geleneği hiçbir veçhesiyle (en ‘lâik’inden kelâm ve tefsire kadar en ‘dini’ olanlarına kadar) eşyanın niteliği ile ilgili hakikatin keşfiyle insanın arınmasının, aşkın ve yükselmenin ontolojik mahiyeti arasındaki ilgiyi ihmal etmemiştir.

Alpyağıl’ın, sözünü ettiğimiz diğer eserleriyle birlikte Türkiye’de Bir Felsefe Gelen-ek-i Kurmaya Çalışmak çalışması, gelenek ve felsefe arasında bağların yeniden nasıl inşa edilebileceğini düşündürmesi bakımından değerli bir çalışma. Bir derleme veya antoloji olarak değerlendirilebilecek olan eserdeki “felsefeci” ve yazı seçimleri, çok yönlü bir bakışı mümkün kılıyor. Alpyağıl da gelenek inşasında tüm kanalların değerlendirilmesi gerektiğini ifade ediyor zaten. Hilmi Ziya Ülken’den Rıza Tevfik’e, Elmalılı Hamdi Yazır’a, Babanzade Ahmet Naim’e birçok önemli ismin felsefe ile hikmeti, edebiyatı, şiiri barıştırma çabalarının bilinmesi, gelenek meselesinde en azından bir külliyat oluşturulma çabasında önemlidir. “Geriye doğru” bir okuma çalışmasına yeni derlemelerle devam edilir ve geçmiş, bugünle gelecek arasında bir katalizör olarak kullanılabilirse, bundan sonraki derlemelerle birlikte, çalışmanın çok daha değerli hale geleceğini söyleyebiliriz.

(1) – Alpyağıl, Recep (2010).Türkiye’de Otantik Felsefe Yapabilmenin İmkânı ve Din Felsefesi. İstanbul: İz Yayıncılık. S.24

(2) – Alpyağıl, Recep (2010).Türkiye’de Bir Felsefe Gelen-ek-i Kurmaya Çalışmak. İstanbul: İz Yayıncılık. S.21

(3) – Alpyağıl, Recep (2010).Türkiye’de Otantik Felsefe Yapabilmenin İmkânı ve Din Felsefesi. İstanbul: İz Yayıncılık. S.18

(4) – Delueze, Gilles-Guattari,Felix (1996) Felsefe Nedir? (Çev. Turhan Ilgaz). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. S.12

(5) – Nasr, Seyyid Hüseyin (2001). Bilgi ve Kutsal (Çev. Yusuf Yazar). İstanbul: İz Yayıncılık. S.14

(6) – Ulaş, Sarp Erk-Güçlü, A. Bâki-Uzun, Erkan-Uzun, Serkan-Yolsal, Ü. Hüsrev (2002). Felsefe Sözlüğü. İstanbul: Bilim ve Sanat Yayınları. S.539-543

(7) – Nasr, Seyyid Hüseyin-Leaman, Oliver (2007). İslam Felsefesi Tarihi (Çev. Şamil Öçal- Hasan Tuncay Başoğlu). İstanbul: Açılımkitap. Cilt.1, S.43

(8) – Nasr, Seyyid Hüseyin-Leaman, Oliver (2007). İslam Felsefesi Tarihi (Çev. Şamil Öçal- Hasan Tuncay Başoğlu). İstanbul: Açılımkitap. Cilt.1, S.44

(9) – Alpyağıl, Recep (2007). Derrida’dan Caputo’ya Dekonstrüksiyon ve Din. İstanbul: İz Yayıncılık. S.56

(10) – Alpyağıl, Recep (2010).Türkiye’de Otantik Felsefe Yapabilmenin İmkânı ve Din Felsefesi. İstanbul: İz Yayıncılık. S.78

(11) – Alpyağıl, Recep (2010).Türkiye’de Otantik Felsefe Yapabilmenin İmkânı ve Din Felsefesi. İstanbul: İz Yayıncılık. S.56

(12) – Nasr, Seyyid Hüseyin (2001). Bilgi ve Kutsal (Çev. Yusuf Yazar). İstanbul: İz Yayıncılık. S.67

(13) – Alpyağıl, Recep (2010).Türkiye’de Otantik Felsefe Yapabilmenin İmkânı ve Din Felsefesi. İstanbul: İz Yayıncılık. S.22

(14) – Alpyağıl, Recep (2010).Türkiye’de Otantik Felsefe Yapabilmenin İmkânı ve Din Felsefesi. İstanbul: İz Yayıncılık. S.63

(15) – Alpyağıl, Recep (2010).Türkiye’de Otantik Felsefe Yapabilmenin İmkânı ve Din Felsefesi. İstanbul: İz Yayıncılık. S.33

(16) – Alpyağıl, Recep (2010).Türkiye’de Otantik Felsefe Yapabilmenin İmkânı ve Din Felsefesi. İstanbul: İz Yayıncılık. S.35

(17) – Alpyağıl, Recep (2010).Türkiye’de Otantik Felsefe Yapabilmenin İmkânı ve Din Felsefesi. İstanbul: İz Yayıncılık. S.44

(18) – Alpyağıl, Recep (2010).Türkiye’de Otantik Felsefe Yapabilmenin İmkânı ve Din Felsefesi. İstanbul: İz Yayıncılık. S.50

(19) – Nasr, Seyyid Hüseyin (2001). Bilgi ve Kutsal (Çev. Yusuf Yazar). İstanbul: İz Yayıncılık. S.75

(20) – Nasr, Seyyid Hüseyin (2001). Bilgi ve Kutsal (Çev. Yusuf Yazar). İstanbul: İz Yayıncılık. S.86

(21) – Nasr, Seyyid Hüseyin (2001). Bilgi ve Kutsal (Çev. Yusuf Yazar). İstanbul: İz Yayıncılık. S.89

Yorum Yapınız